/  Sürdürülebilir Kalkınma   /  Bir ‘Yeni Normal’ İmkânı ve Onun Yapı Taşı Olarak Müşterekler

Bir ‘Yeni Normal’ İmkânı ve Onun Yapı Taşı Olarak Müşterekler

Ekrem AYALP
Uzman
Proje Uygulama ve İzleme Birimi
ekrem.ayalp@izka.org.tr

Herkesin mülkü, kimsenin mülkü değildir… Denizdeki balık, balıkçı için değersizdir, çünkü eğer bugün denizde balık bırakırsa, yarın denizde balık bulabileceğinin hiçbir garantisi yoktur” (Ostrom, 1990, sf.3).

Pandeminin başladığı 2020 yılı baharında ‘panik alışverişleri’ olarak da isimlendirilen ve tüm market raflarının boşaldığı, bazılarımız için ihtiyaç görülenin tedarikini bir süreliğine olanak dışı bırakan sosyal davranışı, ‘ortak olanlar’ ya da ‘müşterekler’ (commons) üzerine yaptığı çalışmalar ile 2009 yılında ekonomi dalında Nobel ödülü alan Elinor Ostrom’un yukarıdaki alıntısındakine benzer bir tutum olarak değerlendirmek sanırız mümkün. Kendi haline bırakıldığında, sosyal teoride sıkı bağlar (strong ties), zayıf bağlar (weak ties) ve olmayan bağlar (absent ties) olarak tanımlanan ilişki ve karşılıklı bağımlılıkların tümünün az olabildiği büyük metropollerdeki bireyler, bu bağlara içsel normatif sınırlandırmalardan azade ve toplumdaki bir diğerine duyulan güvenden nispeten yoksun biçimde davranacak, doğru bilgi ile yatıştırılıp, tüm toplumu koruyucu kurallar ile bu davranışları kısıtlanana değin panik halinin de motive ettiği bir bencil tutum sergileyebilecektir.

Bir ticari ürün olarak cerrahi maske, pandemi gibi acil durum niteliği taşıyan bir durumda, toplum sağlığı için herkesin kullanımına ve erişimine ihtiyaç duyulduğu anda, bir müşterek niteliği taşıyabilmektedir.  Peki ya pandeminin gerçekleşmesinin altında yatan kök sorun olan ekolojik yıkımın yaşandığı ‘ortak servet’imiz olan ormanlar, meralar, toprak, denizler, nehirler, atmosfer tabakaları, biyolojik devreler.. Diğer yandan, insanlık olarak tarihi birikimimizi geliştirerek geleceği inşa etme gayesinin en temel motivasyon ve değerimiz olduğunu düşündüğümüzde, sanat, folklor, gelenek gibi kültürel birikimlerimiz, herkesin gelişimine katkıda bulunabildiği ve kullanımına açık yazılımlar, internet, vb. bilgi toplumunun kolektif pratikleri.. Pandemi vesilesiyle önemini daha iyi anladığımız, ilişkilerimizin, hemmahal olduklarımızla birbirimize olan bağımlılıklarımızın, buluşma ve karşılaşma pratiklerimizin, ihtiyaç duyduğumuz temel kamu hizmetlerinin yeri olarak kentlerimiz.. Kendiliğinden verili yahut toplumsal pratiklerle üretilmiş olsun, bunların tümünü müştereklerimiz olarak düşünmek mümkün. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşünüyorsak ya da hiçbir şeyin eskisi gibi olmasını istemiyorsak, bahsettiğimiz bu geniş anlamıyla ortak servetimizi ne şekilde yöneteceğimiz ve ortak geleceğimizi ne şekilde kuracağımız sorusu önümüzde duruyor. Tekeli’nin de belirttiği gibi (2020), ulus devletler yahut ulusaşırı şirketlerin hâkim belirleyici olduğu dünya düzeninde, her ikisinde de, bencilliğin (örneğin iklim değişikliğine yönelik düzenleme müzakereleri) ve eşitsiz büyüme ve eşitsiz paylaşımın aşılamadığı söyleniyorsa, günümüzün yakıcı ekolojik ve ekonomik bunalımlarının hem nedeni hem de çözümünün önündeki kısıt olan yarışmacılığın yerine kolektif dayanışmanın, diğerkâm olmanın, çeşitliliğin ve doğa ile uyumun makbul olabilmesi için müştereklerin kapsamının tanımlanması ve alanının genişletilmesi gerektiği görülmektedir. Mevcut dünya düzeninin bizi iyi olana götürmediği yönünde geniş bir kanaat birliği varken, başka türlüsünün olabileceğine yönelik inancın zayıf, umutsuzluğun yaygın olduğunu söylemek mümkündür. ‘Ortak olan’ın kolektif yönetimine ilişkin tartışma ve pratiklerin bu bakımdan bir fırsat sunduğu söylenebilir.

Kaynak: Anonim (Twitter)

Müştereklerin Sonu Bir Trajedi midir?

Müşterekler kısaca ne özel, ne de devlet mülkü olanlardır, bir diğer deyişle herkesin mülkü, yani hiç kimsenin mülkü olanlar. Garret Hardin 1968 tarihinde Müştereklerin Trajedisi (The Tragedy of the Commons) isimli makalesini yayımladığında temel savı aslında şudur: “Paylaşılan bir kaynak varsa kaçınılmaz olarak imha olacaktır. Çünkü hiçbir bireyin bunu kullanmamak veya kullanmaktan kaçınmak gibi bir motivasyonu yoktur. Müştereklerin hepsinin sonu bir trajedidir.” (Bollier, 2014). Hardin çalışmasında ortak kullanıma açık bir otlak örneği üzerinden, koyun otlatan çobanların tek amaçlarının hayvanlarını daha fazla otlatmak, böylelikle daha besili olmaları ve sonuçta satışlarından daha fazla para kazanabilmek, bu kazancının bir kısmı ile yeni bir koyun daha almak olduğunu belirtir. Bu durum sınırlı bir kaynak olarak otlaktaki, diğer çobanların kullanımı için kalan ot miktarının azalmasıyla sonuçlanır. Yalnızca kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden çobanlar aşırı tüketime yol açarak otlağı yıkıma sürükler ve bu durum bir trajedidir. Bu örnekleme, iktisat biliminin bir sorunsalıdır. Çünkü, ‘kimsenin mülkü’ olan bir müştereğin kullanımından kimse dışlanamıyorken, birisinin faydasını artırması halinde diğerlerinin faydalanma düzeyinde bir azalma meydana gelmektedir (pareto etkin olmayan durum), yani rakiptirler. Hardin, müştereklerin yıkıma uğramaması için iki yol önerir; özel mülkiyet ve serbest piyasa, yani tam özelleştirme, ya da merkezî bir otoritenin bu müştereklerin kullanımını düzenlemesi.

Hardin’in çobanlar örnekleminde varsaydığı insan ve toplum modelinin gerektirdiği kendi çıkarı peşinden koşma halinin bütünüyle geçerli olmadığı, sonradan yürütülen çalışmalar ve yapılan tartışmalarda ortaya konuldu. Araştırmacı Fikret Berkes’in uzun yıllar boyunca Maine’deki ıstakoz yataklarında yürüttüğü, Alanya’daki balıkçıları incelediği çalışmalarından da (kısa bir röportaj için bakınız) faydalanan Elinor Ostrom, Nobel ödülüne layık görülen çalışmasında farklı örnekleri ile, müştereklerini yıkıma götürmeden sürdürülebilir bir şekilde yöneten, kendi kendini örgütleyerek farklı modeller geliştiren kullanıcı gruplarının başarılarını aktardı. Oyun Teorisi, Nash Dengesi gibi yeni açıklama biçimleri otlak problematiğinde olduğu gibi, Tutsak İkilemi’ndeki (Prisoner’s Dilemma) davranış ve karar verme mekanizmalarını çözümleyerek, birbirinden bağımsız aktörlerin, kişisel çıkarlarını artırmak için ortak çıkarları ihlal edecekleri varsayımının hangi koşullar altında geçerli olup olmayacağını ortaya koydu (kısa bir açıklaması için bakınız). Dolayısıyla iktisat alanında da giderek, failin yalnızca kendi çıkarını düşünmeyen, dolayısıyla bütünüyle iktisadî değil, aynı zamanda sosyal de bir varlık olduğu teslim edildi. Ostrom da, oyun teorisindeki kısıtlar ve verili durumların aksine günlük hayatta insanların ve kurumların karar verme özgürlüğünün var olduğuna dikkat çekmekte, oyunun kurallarını değiştirerek ve bireysel kapasitelerin artması ile oyunu kuracak bir müdahale gücüne kavuşarak trajedilerden kurtulmanın söz konusu olabileceğini düşünmekteydi (Ergüder ve Uymaz, 2014). Bireylerin giderek artan imkânlar ve teknolojiler vasıtasıyla artan biçimde birbirleriyle bağlantılı, karşılıklı haberdar oldukları koşullarda, ortak çıkarlar ve müştereklerin kişisel talep ve hırslar için tüketilmesinin zorlaştığı ve toplumsal denetimin arttığı söylenebilir. Ostrom bunlardan hareketle, Hardin’in aksine, ortak servetin yani müştereklerin yönetiminde ne özel sektör ne de merkezi otoriteye, fakat yerel toplulukların, kullanıcıların sorun çözme becerilerine, işbirliğine olan yatkınlıklarına güvenmektedir.

Ortak mallarda firma teorisinin temel varsayımları geçerli olmadığından (örneğin su ya da internet, doğaları itibariyle parçalara bölünemez, bireysel kullanıma tahsis edilemez, bireysel olarak elde tutulamaz, parsellere ayrılamazlar) ve aynı zamanda özel mülkiyet hakları söz konusu olduğunda mülksüzlerin kullanma hakkından dışlanmasının maliyetini kimin ödeyeceği, haklar hususundaki çatışmaların nasıl yönetileceği de belirsiz olduğundan özelleştirme geçerli bir çözüm olamayacaktır. Benzer şekilde, ortak iyiyi denetleyecek müdahalecinin, tarafların çıkarlarını bilmemesi durumunda ortak iyiye ulaşıldıkça, bireysel faydanın azalması tehlikesi ortaya çıkabilmektedir (Ergüder ve Uymaz, 2014). Merkezi otorite durumun bilgisine yeterince hâkim olamadığı durumda eksik bilgi ve demokratik olmayan yollar ile sorunu etkili şekilde çözememektedir. Vasatta buluşturan çözümler, bireyleri beleşçilik (free-riding) ve görevden kaçınmaya sevk eden başka sorunlara da yol açmaktadır. Ergüder ve Uymaz (2014), yapılan karşılaştırmalı analizlerde, yerel kuruluşlara ve yerel kullanıcıların aktif kullanımına dayalı örneklerin başarıya ulaştığının gözlendiğini, bu örneklerde kaynakların ziyan edilmesinin önlendiğini ve faydalanmada sürekliliğin sağlanabildiğini ifade etmektedir.

Ortak olanın kolektif yönetiminin hangi koşullarda başarılı olabildiğine yönelik Ostrom ve takipçilerinin bulgularını Akbulut (2014) şu şekilde özetlemektedir;

Daha küçük bir kullanıcı grubu olması. Bahsi geçen müşterek alanın, malın, kaynağın çok belirli sınırları olması, bütün kullanıcılar tarafından bilinmesi. En önemlisi ve en çok altı çizileni, bu kullanıcı grubunun arasındaki sosyal bağlar. Güven bağlarının gelişmiş olması, birbirlerini tanıyor olmaları, belli bir tarihi paylaşmış olmaları… Literatür, bu tür sosyal normların ve bağların olduğu durumlarda, kullanıcıların bu tür enformel yönetişim ve paylaşım kurumlarını ortaya çıkarabildiğini söylüyor.”

Kentsel ve bölgesel düzeyde de, müştereklerin karşılıklı fayda için işbirliği ve koordinasyon içerisinde korunması, yeniden üretiminin ve bakımının gerçekleştirilmesi için toplumsal güvenin olanaklı kıldığı bir ‘sosyal kapital’in mevcudiyetinin gerekli olduğu söylenmekte ve bunun için gerekli yaklaşım ve politikaların neler olduğu tartışılmaktadır (Tekeli, 2019).

Yabancılaşmamak için Beraberce

İşbirliğinin ve iyi iş yapmanın imkânlarına ilişkin tarihsel, düşünsel ve pratik süreçleri çalışmalarında detaylarıyla çözümlemeye girişen Richard Sennett “daha insani bir maddi hayatı başarabiliriz, yeter ki eşyaları imal etmeyi daha iyi kavrayabilelim” derken (Sennett, 2009, sf. 19), zanaatkârlığı kendi iyiliği için bir görevi güzel yapma arzusu olarak betimleyerek bu şekilde içerisinde bulunduğumuz maddi krizle (örn. iklim krizi) baş etmek için hem imal ettiğimiz şeyleri hem de bunları kullanış şeklimizi değiştirmeye mecbur olduğumuzu belirtmektedir. Burada eşya kelimesinin Arapça kökenli olarak ‘şey’, ‘insan yapımı olan’ manasından türediğini akılda tutarak ‘imal edilen’i müştereklerimizin yönetimi ve yeni müştereklerin inşasına ilişkin pratiklerimizi de kapsayacak şekilde düşünmek mümkündür. Sennett incelemelerinde Sovyet Rusya’sındaki gözlemlerinden bahsederek konutlar ve diğer yapılı çevre unsurlarının yapım kalitelerinden yola çıkarak, devletin verdiği emirlerin iyi kalitede bir iş çıkması için yeterli olmadığının görüldüğünü belirtir.

Acınası zanaatkârlık somut ilgisizliğin diğer biçimleri için bir barometreydi… Bina yapımındaki ihmalkârlık, burada yaşayanların kendi çevreleri hakkındaki ihmalkârlığın da aynası oluyordu: Pencere önlerinde ve balkonlarda hiçbir bitki yoktu; duvarları tebeşirle ya da püskürtme boyayla yazılmış grafitiler ya da müstehcen laflar kaplamıştı, hiç kimse bunları temizlemeyi dert etmiyordu. Binaların bu berbat hallerini sorduğumda, rehberimiz her şeyi açıklayan cevabı vermişti: İnsanlar, genellikle bunlarla ilgilenmiyor çünkü moralleri bozuk..” (Sennett, 2009, sf. 44)

Diğer taraftan, bir başka komuta ekonomisi olan dönem Japonya’sında ise yönetici pozisyonundakilerin saygılı ve nazik iletişim biçimi, aynı zamanda kamu yararı için iyi çalışma kültürel kodu ile çalışan işçilerin yaptıkları iş hakkında dürüstçe konuşmaları ve sert eleştiri yapabilmelerine imkân tanıyan işleyiş sayesinde Toyota, Subaru ve Sony gibi üretim alanlarında başarı elde edilebilmişti.

Korporatist modellere ilişkin bu değerlendirmelerin öteki tarafında da kapitalist modeller yer alıyordu. Sennett (2009, sf. 51), Linux işletim sistemi, ilk tuşlu mobil telefonlar olarak Motorola ve Nokia’daki gibi açık inovasyon ve katılımcı üretken pratikler sayesinde başarılı olabilen (çalışanlar bu başarının kârından pay alamamış olsa da) örneklerin dışında hâkim durumda, her ne kadar işbirliği ve ekip çalışması öğretisine bağlılık ifade edilse de, bu ilkelerin laftan ibaret olduğunun görüldüğünü belirtiyordu. Rekabetin kutsandığı kapitalist üretim pratiklerinde, edilgen kılınmış olmanın neticesinde ‘iyi çalışan’ diskurunun teatral performansları (örneğin, dostluk ve işbirliği gösterileri) ile kendini idame eden bir işleyişte, işin kendisi silikleşmişti.

Ekonomik, sosyal ve çevresel olarak daha iyiye ulaşmak için korporatist yahut kapitalist olsun, deneyimleri iyi çözümleyip, ümitvar ve karşılığı olan bir insan ve toplum modeli kabulü ile meşgalesinin öznesi olabilen failler ile müştereklerin ne şekilde yönetilmesi gerektiğine yanıt olarak; kolektif olarak iyi iş yapmanın ancak temel yönetici kuralların varlığı, üretim araçlarına eşit erişim imkânı, iş bölümünde üzerine düşeni yapmaktan tatmin olma, becerinin olduğu kadar gayretin de ödüllendirilmesi, beleşçilik benzeri durumların engellenebildiği öz denetim ve ceza mekanizmaları, karar vermede katılımcı ve rıza üreten söz hakkının öneminden bahsedilebilir (Saysel, 2014; Tekeli, 2019).

Ortaklaşa Ödevler

Ortak servetimizin yönetimindeki başarısızlık ve yarattığımız tahribat nedeniyle küresel krizler ile karşı karşıya olduğumuz günümüzde, bu zorluğun üstesinden gelerek bir ‘yeni normal’i mümkün hale getirebilmek için ortak faydamıza konu materyal niteliği olan müşterekleri gözetmek, sakınmak, yerine koyarak kullanmak elzem ancak yeterli değil. Bir yandan, ortak olanlarımızın neler olduğu keşifsel yani bize ilişkin olduğu için refleksif (kendi üzerine düşünme) bir çabayı gerektiriyor. Çitlemelerin (kısa bir açıklaması için bakınız), el koymaların olduğu (örn. teknolojik gelişmeyi ve endemik olanların sürdürülebilirliğini engelleyen patentleme ve telif uygulamaları, ‘beach club’lar), ortak olandan faydalanmada dışlanmanın söz konusu olduğu (örn. parklaştırılan kentsel yeşil alanlar, bazı HES uygulamaları), belirli bir uygulamanın ortak olanlar üzerinde negatif dışsallık yarattığı (örn. atmosfer kirleticiler, biyorezerv alanlarını tahrip eden büyük ölçekli projeler, yanlış yer seçimli rüzgâr enerjisi yatırımları, toprak ve su kirletici tarım ve hayvancılık uygulamaları) durumlardan kaçınmayı sağlayacak sahip çıkmaya, yani hem komünite olmanın hem de onun artırımlı inşasının sağlanması için gerekli olan dayanışmaya ihtiyaç olduğu görülmekte. Diğer taraftansa, Sennett’den de destek alacak olursak (2012, sf. 10), işbirliğine yatkınlık genlerimizde olmasına rağmen, bu beraberliği rutin davranışlarımızda sıklıkla göremeyebiliyoruz, geliştirilmesi ve derinleştirilmesi gerekiyor, zahmetli ve planlı programlı bir çaba olması gerektiğine şüphe yok. Özel sektör yahut merkezi otoriteye tahvil edildiğinde çözüme yönelik başarının zayıf olduğu görülürken, ortak olanların kullanıcılarının ve etkilenen diğerlerinin, kendi kendini örgütleyen kolektif modeller geliştirmesi için gereken destekleyici, düzenleyici ve ön açıcı kamu politikalarının oluşturulması, demokratik ekonomi için gerekli hattıhareketin geliştirilmesi önemli gündemler olarak önümüzde durmaktadır.

Ortaklaşa’ çalışmasında bu bakımdan kıymete değer bazı inisiyatifleri, çabaları incelemek mümkün. Sivil veri ağlarından topluluk bahçelerine, alternatif gıda topluluklarından habercilik ve yayımcılıkta dayanışma temelli işletme modellerine farklı özgün pratikleri izleyebiliyoruz. İyi iş yapmayı rekabetin sıfır toplamlı hallerinden özgürleştirip, dayanışarak geliştirip çoğaltan, şirket ikamesi olmayan korporasyon pratiklerinin (ne yazık ki çoğu kooperatifimizde olmayan) mümkün olduğunu gösteren bu örnekler aynı zamanda, yaparak öğrenme ve bunun kolektif biçimleri sayesinde fiziksel yahut zihinsel ‘temas’ imkânının oluşmasını sağlayabilecektir. Bu temasın da, değindiğimiz biçimiyle bir sosyal kapital gelişimine ve dolayımındaki etkileri sistemik olma potansiyeli taşıyan ‘sosyal inovasyon’lara imkân tanıyacağı düşünülebilir.    

Son verirken, pandeminin görülmekte olan ve ileride gerçekleşebilecek olası etkileri bağlamında, bir müşterek olarak kentlerimizde kamusal alanın güçlendirilmesinin onu daha dirençli hale getirmek bakımından çok önemli olduğunu vurgulamak gerekir. Blokland (2017), komüniteyi kültürel bütünlük olarak görebilmek için ona bir kamusal pratikler repertuvarı ve performansları olarak bakmak gerektiğini belirtiyor. Kentlerin giderek daha güvensiz yerler olduğuna yönelik düşünceler ve onu terk etmeye teşne bir ruh hali egemen oluyorken, kamusal alanı ve kamusal pratikleri güçlendirip çoğaltmak özellikle kent yöneticilerinin önemli bir gündemi olmalı. Benzer biçimde, yakın zaman önce İzmir’de yaşadığımız depremin de hemşehrileri üzerinde bu güvensiz hissetme haline katkısını yadsıyamayız. Deprem sonrası gerçekleşen dayanışma ve müşterekleştirme pratiklerini özenle irdeleyip, deprem sonrası gerçekleşen bu çabaların, deprem öncesinde de risk yönetimi ve sakınım planlamasının talep edilmesine ve ortaklaşa biçimde hayata geçirilebilmek için yollarının aranmasına vesile olabileceği öngörülebilir. Tehditkâr biçimde bizleri ortak kaderimizi şekillendirmede inisiyatif almaya zorlayan afet gerçekliğinin, onunla başa çıkmak için toplumda güçlü bir istenç doğurduğu varsayılırsa, belki de bu, komünite olma niteliğini güçlendirmek için İzmir’in önüne bir imkan ve iddia sunmaktadır. Kamusal alanın güçlendirilmesi için gerekli yaklaşımın ne olması gerektiği ile bir ‘müşterekleşme’ imkânı olarak risk yönetimi ve sakınım planlaması konularını ileriki yazılarımızda ele almayı umuyoruz.

Kaynakça

Yorum Yaz